Toplumsal Mücadele
Feminist Kampüs
Dilara Beyazıt
2025-11-12
Kadınlar ve LGBTİQ+'lar olarak, erkek egemen sistemin dayattığı yasak ve baskılara, tacize, şiddete ve hedef göstermeye karşı yaşamın her alanında kendimizi var etme, güvenli alanlar yaratma çabası içerisindeyiz. Heteropatriyarkal kapitalizme karşı asırlardır süregelen ortak savaşımızda, kadın ve LGBTİQ+'lar olarak nazaran daha kolay bir araya gelebilmemize olanak sağlamasıyla üniversiteler, feminist mücadeleyi omuz omuza büyütebilmemiz için en elverişli alanlardan biri. Farklı mekanizmalarla sokaklardan kampüslere, yurtlardan iş yerlerine taşıdığı milliyetçi-muhafazakar politikalarla, bizleri kamusal yaşamdan soyutlama çabası içerisinde olan iktidara karşı verdiğimiz bu mücadelede, üniversitelerdeki cinsiyetçi yönetimi değiştirmek ise hayli önemli bir adım.
Bizler anadilde, eşit, bilimsel, cins-özgürlükçü eğitim hakkımızın gaspına karşı mücadeleyi büyütürken, üniversitelerin özerk, demokratik yapısına en büyük darbe 12 Eylül cuntasının bir ürünü olan YÖK ile geldi. İlk ayak seslerini 24 Ocak kararlarıyla duyduğumuz neoliberalizm, 12 Eylül faşist darbesiyle memlekete tam anlamıyla girdi. 12 Eylül faşist darbesinin ardından neoliberal politikaların üniversite ayağı olan YÖK’ün kurulmasıyla ise üniversiteler Saray’ın arka bahçesi haline geldi. Bilginin içeriği ve sınırlarının sermayenin yararına şekillendiği, biz öğrencileri müşteri konumuna sokan, hiyerarşik bir yapıya sahip bu yeni anti-demokratik, cinsiyetçi üniversite modeli ile üniversiteler birer ticarethaneye dönüştü.
İktidarın YÖK eliyle cinsiyetçi politikalarını kampüslere taşımasında maşa görevi gören kayyum rektörler, kampüslerde barınmakla kalmayıp ödüllendirilen taciz/şiddet faili akademisyenler ve akademi içerisine yayılmış eril tahakküm karşısında kadın ve LGBTİQ+'lar olarak örgütlü bir mücadele yürütmek hayati önem taşıyor. İktidar öğrenciler üzerinde kendi ideolojik hegemonyasını kurarak üniversitelerde tek tip ırkçı, cinsiyetçi, apolitik bir öğrenci profili oluşturmayı hedeflerken, kayyum yönetim kurulan bu hegemonyaya karşı faaliyet gösteren kulüp ve oluşumları kapayıp işlevsiz hale getirerek Kadın ve LGBTİQ+ örgütlenmelerinin önüne geçmeye çalışıyor. CİTÖK (Cinsel Tacizi, Cinsel Saldırıyı ve Ayrımcılığı Önleme Kurulu) bu bağlamda önemli bir örnek: 2010 yılı itibariyle çeşitli üniversitelerde cinsel tacizi önleme birimleri kurulmaya başlandı ve 2012 yılında bu birimlerin aralarındaki koordinasyonu sağlamak amacıyla "Cinsel Taciz ve Saldırıya Karşı İş Birliği Destek ve İletişim Ağı (CTS)" oluşturuldu.
CİTÖK’ler, üniversitelerde cinsel taciz ve şiddeti önleyici çalışmalar yaparak bu konularda üniversite mensuplarına eğitimler verilmesi, taciz veya şiddete maruz kalan öğrencilerin taleplerini bildirmesine olanak sağlamasıyla kampüslerde güvenli alan oluşumunda hayati bir yere sahip. Ancak, akademik hayatta cinsiyete dayalı ayrımcılıkla mücadelede önemli bir araç olan CİTÖK’ler birçok üniversitede kayyum yönetim tarafından fiilen işlevsiz hale getirildi. Böylece birçoğumuz için aile evlerinde, sokaklarda karşı karşıya olduğumuz baskı ve ayrımcılıklardan uzaklaşmak için kaçış kapısı konumunda olan kampüsler de güvenli alan olmaktan uzaklaşmaya başladı. Kadın ve LGBTİQ+'lar olarak, "Ailenin dışında hayat var," şiarını kendimize pusula belleyerek, patriyarkayla ilk tanıştığımız kurum olan ailenin baskılarından kurtulma umuduyla şehir dışı üniversiteleri tercih ediyoruz. Ancak özel yurtların fahiş fiyatları nedeniyle mecbur bırakıldığımız KYK yurtlarında da hayalini kurduğumuz özgürlüğe kavuşamıyoruz.
Erkek KYK yurtlarında giriş-çıkış saatleri hayli esnek iken Kadın KYK yurtları için aynısını söylemek pek mümkün değil. Erkek öğrenciler istedikleri saatte rahatça yurda giriş yapabiliyorken kadın öğrenciler belirlenen giriş-çıkış saatlerinin dışına çıktığı takdirde, “öğrencinin güvenliği” kisvesiyle durumun ailesine bildirileceği tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Yurt fiyatlarına gelen zamlara karşın sabit kalan KYK bursu, öğrencilerin temel ihtiyaçlarını karşılamasına bile imkan tanımıyor. Geçinmek için işe girmek zorunda kalan kadın ve LGBTİQ+'lar yaşamın her alanında olduğu gibi, çalışma hayatında da işe alım, iş ücretleri gibi konularda cinsiyetçilik ve fobiklikle karşı karşıya kalıyor. Özel yurtlara bütçe ayıramayan ve ailesi tarafından zorla tarikat yurtlarına gönderilen Kadın ve LGBTİQ+'lar ise organize cinsel saldırı, şiddet ve istismarın kucağına düşüyor. Parasız, nitelikli, denetlenebilir yurtlara ayrılması gereken bütçe tarikat yurtlarına akıtılıyor. Tarikat üyelerine devlet memurluğu verilip özel kadrolar açılıyor ve tarikat zihniyeti devletin her kademesine sızıyor. Aile, devlet ve tarikatlar el ele, makul gençler yetiştirme kisvesiyle biz gençlerin türlü şiddet ve istismara maruz kalmasına göz yumarken, bu karanlığa dayanamayan nice sıra arkadaşımız kaçış yolunu intiharda buluyor. Bizler, yemekhane kartında sadece 1 TL olduğu için intihar eden Sibel’den, yurt yönetiminin ihmalleri sonucu asansörde sıkışarak can veren Zeren’e, “elim kaza” kılıfıyla üzeri kapatılmaya çalışılan öğrenci ölümlerinin münferit değil, heteropatriyarkal kapitalizmin sistematik sonucu olduğunu biliyoruz. Ancak, tüm bu umutsuzluğu tek başına omuzlamak zorunda değilsin. Kadın ve LGBTİQ+'lar olarak birbirimizin çaresi olduğumuzun bilinciyle, mücadelemizi sokaklardan kampüslere, yaşamın her alanına taşıyarak bu zinciri kırmak mümkün. Katledilen tüm sıra arkadaşlarımızın öfkesini heybemize katarak özgürlük yürüyüşümüzü büyütecek, adımlarımızı bize biçilen makul öğrenci kimliğinin dışına atacağız. Özgür, eşit yaşam kavgamıza kulaklarını tıkayan iktidara cevabı “Vardık, varız, varolacağız” haykırışlarımızla verecek, sesimizle Saray’ın duvarlarını sarsacağız.