Toplumsal Mücadele
Tekno Feodalite ve Avrupa'da Yükselen Aşırı Sağ
Yusuf Üstündağ
2025-12-16
Kapitalizm öldü, artık sahne tekno feodalitenin. Bu sözler eski Yunanistan Maliye Bakanı Yanis Varufakis’in kendi sözleri. Artık yeni bir döneme mi giriyoruz? Yıllardır dillerimizden düşmeyen ve her anlamda etkisini hissettiğimiz kapitalizm gerçekten öldü mü; öldüyse yerine geçen tekno feodalite kavramının bizleri hep hayal ettiğimiz o güzel geleceğe götürmesini mi bekleyeceğiz, yoksa daha kötüsü mü bizler için hazırlanıyor? Tüm bu soruları cevaplamadan önce birazcık geçmişe yolculuk yapalım.
Kapitalizmin ortaya çıkışı özellikle Sanayi Devrimi'nin İngiltere’de gelişmesiyle birlikte bugünkü sistemlerimizin temellerini attı. Eskiden, Kıta Avrupası’nı hakimiyeti altına almış olan feodalite ömrünü tamamlayarak bir kenara itilirken, özellikle coğrafi keşiflerle birlikte artan ticaret olgusuyla zenginleşen bir sınıf vardı: Burjuvazi! Ancak bu insanlar her ne kadar maddi olarak olanakları olsa da siyasi anlamda bir temsiliyetleri yoktu ve hala kalelerde oturan lordlardan veya merkezi krallıklardaki kralların ağızlarından çıkacak belirli sözleriyle hayatlarına müdahale edilmesini istemiyorlardı. Üretimin artması, Fransız Devrimi gibi bazı olgular da artık bu sınıfın (Burjuvazi) yıllardır beklediği siyasi olarak hak edinimi yolundaki engelleri bir bir ortadan kaldırıyordu. Maddi olanaklarının yanına bir de siyasi güçleri eklenince tam anlamıyla “vahşi kapitalizm” diyebileceğimiz olguyu iliklerimize kadar hissetmemize sebep olan bu sınıf 19. yüzyıl boyunca güçlenerek ve tekelleşerek, halkın çok düşük oranda bir kesimi olmalarına rağmen servetleri kalan kesimden daha fazlaydı.
Özellikle 1. ve 2. Dünya savaşları boyunca sermayedarlar ceplerini doldururken milyonlarca insan savaştan, açlıktan, kıtlıktan öleceklerdi. Ellerinde yeterince çalıştıracakları potansiyel iş gücünün yoksunluğunu çekmemek için bu sermayedarlar belirli bir taktik izlemeliydiler, peki neydi bu? Hem yeterli bilgiye sahip olacak ama aynı zamanda kendi otoritelerini sorgulamayacak bir kalifiyeli işçi sınıfı kesimi yaratmak mecburiyetindeydiler. Bunun için Amerika Birleşik Devletleri'nde Rockefeller gibi milyarder petrol zenginleri eğitim sistemini Prusya devşirmeli bir modelle ABD’ye entegrasyonu için milyarlar harcadılar. Artık okullar herkes için olacak, okullarda (ABD liselerinden bahsediyoruz) insanlara gereksiz bilgiler yüklenecek ancak mezun olduklarında belirli işsel donanımlara sahip olacaklardı.
Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında küresel ölçekte hegemonyasını arttırmak isteyen Amerika ekonomi alanında da Bretton Woods sistemine geçerek dolarının uluslararası ticaretteki tek geçerli para birimi olmasını sağlayacak; bir yandan da Hollywood aracılığı ile kendi kültürünü dünyanın geri kalanına empoze etmekten kaçınmayacaktı. Soğuk Savaş'ın da bir getirisi olan rekabet etme arzusu dünya genelinde etkili olacak, insanları sürekli çalışmaya iten bir mekanizma kusursuz işleyecekti.
80'li yıllarda ise bu globalizasyon Ronald Reagan ve Margaret Thatcher ile pik yapacak, neoliberalizm rüzgarları tüm dünyayı kasıp kavuracaktı. Bu süreç boyunca az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin pazarları yabancı sermaye sahipleri tarafından işgal edilecek zaten var olmayan kaynakları da bu tekel devlerine kaptırılacaktı. Yine aynı dönemde “American Dream” milyonlarca insanı sorgulamaktan uzak tutmak ve çalışmasının devamlılığını sağlatarak ileride bir gün zengin olabileceğinin, umut tohumlarını insanlara ekecekti. Özellikle 2000’lerin başındaki para bolluğu ve dünya genelindeki genel refah seviyesindeki artış insanların bu planlar hakkında olumlu düşünceler beslemesini güçlendirecek sonundaysa tek doğru yolun bu olduğuna onları itecekti. Ancak toz pembe dünyalarda yaşayan, ödeyebileceğinden çok daha fazla borçlanan ve en önemlisi emeğine tamamen yabancılaşan toplum 2008 kriziyle yüzleşince bir duvara toslayacaktı.
Artık herkesin farkında olduğu bir olgu vardı ve bu da tüketmeye teşviki arttırma yolları geliştikçe insanlar daha kolay para harcıyorlardı. Kredi kartları, sanal paralar ve e-ticaretteki gelişmeler artık insanların birkaç tuşla kapitalist sistemin esiri altında çok kolay bir şekilde alışverişe sürüklüyor. Olmayan paralarla insanlar ihtiyaçları olmayan onlarca ürün alıyorlar. Bunun mümkünatı tabiki de sosyal medyanın gelişmesi ve bizlerin tembelleşmesiyle alakalı. Sosyal medya uygulamaları belki de son 10-15 yıldır bizleri etkisi altına alıyor ve daha da alacak. Evet bu tarz uygulamaları kullanırken belki kayıt veya abonelik gibi ücretler ödemiyoruz, bunun neden böyle olduğunu hiç düşündük mü? Çünkü ürünler biziz. Evet, yanlış duymadınız her elimizle bir video daha kaydırdığımızda aslında belirli insanların görünürlüklerini arttırıyoruz ve o insanların takipçileri, izlenmeleri arttıkça da reklamlar alarak bizlere belki de hiç ihtiyacımız olmayan ürünler pazarlıyorlar. Gelişmiş algoritmalar sayesinde neyi beğendiğimiz, hangi içerikte nereleri tekrar oynatıp dikkat ettiklerimizi keşfederek bizlere ürünler satıyorlar.
Elbette ki her şey ürün satmaktan ibaret değil bunları yaparken bizleri de bağımlı kılıyorlar, sanki sosyal medya platformlarını kullanmazsak her an bir şey kaçıracakmışız gibi hissetmemizi istiyorlar ki biz uyumaya devam edelim. Platformlarda herkes kendine sahte hayatlar üretiyor, sürekli insanlar artık birbirlerinin ne yaptığını, ne yediğini ve nerede tatile gittiğini görüyor. Burada işte “arkadaşım şuraya tatile gitmiş ben de gitmeliyim” ya da “şu kıyafeti almış ben de onu almalıyım” gibi tamamen rasyonellikten uzak bir dünya kuruyoruz kendimize. Sadece en keyifli anlarımızı paylaşıyor, en iyi fotoğraflarımızı seçiyoruz. Elbette ki haber odaklı diğer sosyal medya uygulamalarında ise insanlar sürekli birbirleriyle tartışıyor, gerçekleri itip aralarındaki kısır döngüden çıkmayan çatışmalarla saatlerini harcıyorlar.
2024 seçimlerini kazanan Donald Trump, dünyayı etkisi altına almış sosyal medya uygulamaları sahipleri ve milyarderleri yanına alarak tüm dünyaya bir mesaj verdi aslında. Hayatlarımızı kontrol eden, bizlerin onlar hakkında bilgi sahibi olmadığımız, onların ise bizler hakkında her şeyi bilen tekno-feodal lordlar ile birlikte dünya yeni bir çağa giriyor. Yıllarca dünyanın jandarmalığını savunmuş ve ülkelerin kültür, etnik kimlik ve dil gibi olgularını yok ederek istediği gibi yöneten Amerika, şu anda ise artık bir yeri işgal etmeden zihinlerimize kadar giriyor. Öyle ki yeri geldiğinde ülkelerdeki seçimleri manipüle etmeye kadar gidebiliyor bu uygulamalar. Peki aşırı sağ ile ne ilişkisi var tüm bu olanların? Önce insanları kendi zenginliklerine zenginlik katsınlar ve hayatlarını idame edebilmek için ufak bir ücret karşılığında çalıştırmak için eğittiler. Sonrasında sistemi suçlamasınlar diye yoksul ya da fakir olma sebeplerini kendilerine yönelterek “çok çalışırsan sen de zengin olursun” gibi argümanlarla insanları fare yarışına soktular. Yetmedi onlara verdikleri üç kuruş paraya da göz diktiler. Daha çok tüketime teşvik için ellerinden geleni yaptılar, yetmedi istemediklerini aldırdılar o da yetmedi fikirlerimizi her anlamda manipüle ettiler. Sorgulamayan, kendi düşünceleri olmayan, her bulduğu fırsatta sosyal medyaya girerek ne olduğu belirsiz videoları izlemek için can atan, kendisine “kırıntı” veren patronlara ve liderlere kurtarıcı gözüyle bakan, 40-50 sene hayatta asgari şartlarda kalabilmek için çalışan bir dünya yarattılar.
Evet, özellikle Avrupa bundan etkileniyor çok fazla. İşte neden mi aşırı sağ Avrupa'da yükseliyor? Çünkü ana akım siyasetteki partiler halkın taleplerine, isteklerine cevap olamıyorlar. Bu yaşamdan bıkmış, gelecekten umut beslemek isteyen halka hala yıllardır tartışılan konular üzerinden çözüm sunmayı deniyorlar. Aynı zamandaysa başta İtalya, Almanya ve Fransa olmak üzere bu ülkelerde halkın sesine kulak veren ve onların kurtarıcı rolüne bürünerek eskilerdeki sol partilerin sosyal devlet anlayışını onlar savunarak ve belirli kavramlar üzerinde durarak -ki bu genellikle milliyetçilik- gün geçtikçe büyüyorlar. Elon Musk’un AFD (Alternative für Deutschland) lideri Alice Weidel’i ziyareti ya da Trump’ın Avrupa'daki sağcı partilerle kurmak istediği ittifakları açıklar nitelikte.
Yeni dünyada artık Avrupa ve Amerika o eski özgürlükçü tavırlarından kurtularak daha otoriter rejimlere doğru kayıyorlar. Özellikle geçmişte kendi yarattıkları sorunlardan kaynaklanan göçmen mevzusunu bir kart olarak halka karşı kullanarak nefret dilini bir yandan güçlendirirken bir yandan da kendilerini meşrulaştırarak halkın gözünde sempati topluyorlar.