İnsan neyi meskeni kılar?
Acısını,
Zaferini.
Ya zaferler azalıyor
Acılar sarıyorsa bendini?
Evini ateşe verme fikrinin yanında durmalar,
sıklaşmaz mı?
Acı ve sahip olduğu eşik, bütünen ortadaysa
artık, yontuyorsa bir halkın duruşunu bile
İsyan eşiğini aşma zamanı gelmemiş midir?
İnsanımız arar. Heybesini takar da yürür. Gördüğü üzerinden yeni aidiyetler talep eder. Heybesini takıp gezmesini, değişimine sebep sanar. Halbuki, bilir olduğuna sığınır. Belki tanık olduğu kahıra, tanıdık gelen yaraya, eşiğin evvelini geçmişse de değişim arzusuna. İnsanımızın hiçbir seçimi toplumdan aykırı veya soyut değildir. ‘‘Acı, bireyin kendisine ait gibi gözlenir. Kendi ruhundan taşar ve acı, bedendeki yerini bulur’’ ya da bu böyle söylenir. Oysa gözlemlediğimiz tepkiler; halkın sokağında, evinde, işinde, aldığı nefeste karşılaştığı sosyolojik vakaların, insanımızın ruhiyatında yarattığı sürecin ürünleridir. Ruhsal, duygusal acı bireyin kendi toplumundan kaynaklanır, hatta beslenir. İlk aşamada etki halk, tepki bireydir. Kişi; halihazırda isyanı doğurabilecek unsurlarla her gün kol kola yürür, gözlerinden
kendi ruhuna bakmasına izin verir. Sokak kapısından ötede yaşananlar, söylentiler, kendi etiğine sığdıramayacağı gelişmeler dayanma eşiğini oluşturur. Baktıkça görmeye başladığında bir pankart, bir söylev, adaletsizliği akledebileceği her şey onu bir yol ayrımına götürür. Ayrım keskinleştikçe bilir olduğu şeye sığınabilir de acısını kontrol edebileceğini düşleyip mücadelesini yaratabilir de. Kabul ile kontrol burada ayrılmaya başlar. Kabuluyle devam edeceği pasif tepkiyi veyahut yeni öğreneceği aktif hareketi seçer. Seçim yalnızca kişinin bilinci ile ilişkilendirilemez. Çünkü bu noktada kişiyi, toplumun sahip olduğu bilinç doğurur. Acılarda paydaşlık kurabilme, kendinden aykırı acıyı ve kavgayı görebilme hâli bilincin göstergeleri olmasıyla birlikte olayların doğal süreci dolayısıyla bilinçten bağımsız da gerçekleşebilir.
Bunun en büyük örneğini 6 Şubat Depremi’ni yaşayan yerel halkta görmek mümkündür. Acı paydaşlığı sağlanır, iyi yönetilebileceği takdirde kitle oluşturulabilir. Ancak toplum bilinci faktörünün etkin düzeyde var olmamasından ötürü bahsettiğimiz ögeler ‘‘komşuculuk’’ düzeyinde kalır. Böylece halk, ancak bilinciyle fark edebileceği o gücü pasif hareketle sönümler. Bilinç olduğu takdirde çevrim gerçekleşir. Çevrimin ikinci yarısında artık etki halk değil bireydir, birey tarafından sağlanır. Tepkinin öznesi ise halk olmuştur. Nasıl ki bireyin süreci, halkın bilinciyle sağlanmış oldu diyebildiysek halkın sürecini, bileşeni olan her bir birey tetikleyecektir. Halk, bilincini günden güne besleyecek, dinamikliğini kazandıracak ve belki de kültürü hâline getirebilecektir.
Ancak bir nevi kültürel mesele olan toplumsal bilinç ancak nesillerin sağladığı umut ile korunabilir. Darbeler toplumunun geldiği nokta ise sahip olduğumuz ve nice dönemlerce kültür olarak görebildiğimiz bilincimizin yitirilmesinin politikalarıyla yaşıyor olmamız. Böylece koruyamamış olduğumuz bilinç, isyan eşiğinin devamlı ötelenebileceği bir öze indirgenir olmuştur. Hak ihlallerinde, hakkın teslimini almak için çabalayan halk artık kaybettiğinden fazlasını kaybetmeme veya kaybetse dahi daha uzak bir zaman dilimi içinde kaybetme adına çabalar duruma gelmiştir. Sınırlarımız içinde yaşam; insanca yaşamaktan çıkmış, nefes alabiliyor olmayla mukayese edilir olmuştur. Çıkış olan bizler, ‘‘ben’’lere dönüştürülmüştür. Ancak yeniden, çıkış bizdedir, bilincimizdedir, yeniden örülmesi gerekilen günlerdedir. Öncemizden alacağımız tavsiyeden, öncemizin umudundandır.
Vakit tandan şafağa gelecek
Gök, yere eğecek kendini
Vakti geldiğinde ruh bilenmeli
İnat büsbütün sarmalı
Topyekün bir halkı.
Ruh bilenmeli
Bilinç inatla doğmalı,
doğurulmalı.
