Ana Sayfa
Toplumsal Mücadele

Dünyada ve Türkiye'de Göçmen Nedir?

Duru Karaçeper 2025-11-12
Dünyada ve Türkiye'de Göçmen Nedir?
Göçmen... Sürekli duyduğumuz bu kelime aslında bize neyi anlatıyor hiç düşündük mü? Bu kavramla bahsetmek istediğimiz aslında ne? Yazıda bahsi geçen göçmen kavramı elbette ki hem mültecileri hem sığınmacıları hem de yabancıları kapsıyor. Fakat dünyada ve Türkiye’de oldukça artış gösteren aşırı sağ ve göçmen karşıtı politikalar insanların zihnindeki göçmen kavramını etkiler nitelikte. Bu politikalar göçmenlik kavramını ve dolayısıyla göçmenleri kriminalize ederek halkı kin ve nefrete teşvik etmekte, bunu da çoğunlukla medyayı kullanarak yapmaktalar. Artık hayatımızın neredeyse tamamını kaplayan sosyal medya ağlarında ve asılsız haber üreten bazı haber sitelerinde oldukça sık rastlayacağımız türden bir kriminalize etme işlemi bu. Kullanılan ırkçı ve cinsiyetçi haber dili ve aslında olmayan ya da çarpıtılarak anlatılan haberlerle halk galeyana getirilerek tüm göçmenleri mülteci ya da sığınmacı statüsüne indirgeyip toplu halde bir nefret kusma işlemi gerçekleştiriliyor. Peki bunu nasıl yapıyorlar gelin beraber irdeleyelim! Sokakta Göçmenler Sizin de çok yakından bildiğiniz bir konu evvela bu. Her gün ülke gündemine oturtmaya çalıştığımız; katledilen, tacize ve tecavüze uğrayan, evleri yakılmaya çalışılan ve türlü bakışlara maruz kalan o insanlardan yani göçmenlerden bahsediyorum. Herkesin bildiği, duyup da gördüğü ama bir türlü neden oluyor bu faşizan nefret diyemediği türden bir gerçeklikte yaşıyoruz. Kimse sormuyorsa biz soralım madem, neden oluyor bu faşizan nefret? Geçtiğimiz sene 6 Şubat depremlerinde yaşanan felaket hepimizi derinden sarsmışken sağ partiler asılsız haberler üreterek halkı galeyana getirmişti. Deprem bölgelerinde yaşayan Suriyelilerin hırsızlık yaptığını ve yerel halkın ziynet eşyalarını çaldığını söylemişti. Bu gerçeği yansıtmayan haberler ve kullanılan ırkçı dil yüzünden de halk öfkelenmesi gereken asıl ihmalsizliği unutup faşizan bir göçmen nefretine sürüklenmişti. Hatta arama kurtarma çalışmaları sırasında enkaz altında kalan göçmenlerin seslerini çıkaramadıkları, çıkarsalar bile Arapça konuşmaya korktukları anlaşılırsa göçmen oldukları için kurtarılmaya gelmeyecekleri durumu belirlenmişti. Elbette nihayet o bazı sitelerin yaptığı haberlerin asılsız ve çarpıtma unsuru olduğu öğrenildi fakat sonuçta bu haberler medyada görülmüştü ve artık halka asıl olanı göstermek daha da zorlaşmıştı. Halk her gün medyada gösterilen haberleri görüyor ve bu gerçeksizliğe daha da inanıyordu. Irkçılık ve nefret damarlarına yavaş yavaş işliyordu aslında. Bir gün sokakta gördüğü adama ten rengi koyu diye ülkemden defol diyor, bir başka gün Suriyeli bir çocuk sistematik bir şekilde öldürüldüğü için seviniyor hale geliyordu bu toplum. Geçtiğimiz aylarda Kayseri’de yaşanan pogrom da bunun en dehşet verici örneğiydi. İlk başta medyada gördüğümüz, sadece ateşe verme görüntülerini gösterip olayı açıklayıcı hiçbir bilgi sunmayan haberlerdi. Sosyal medya kullanıcıları bu görüntüleri görüp anlamaya çalışıyor ve kullanılan yanlış haber dili yüzünden de nefretle doluyordu. İnternette Suriyeli göçmenlerin kişisel bilgileri sızdırılıyor, tehdit mesajlarının ardı arkası kesilmiyordu. Henüz Kayseri’de yaşanan olay tam tamına bilinmiyorken ülkenin farklı yerlerinden insanlar Suriyeli göçmenlerin evlerini yakmak için toplanma kararı alıyordu. Nihayet olay açıklığa kavuştuğunda 5 yaşındaki Suriyeli bir çocuğa istismar edildiği öğrenildi. Fakat soralım size, bu çocuğa istismar edenin suçunu bir topluma mal etmek nasıl bir zihniyettir? Bizler biliyoruz ki Kayseri’de yaşanan bu pogrom göçmen karşıtlığının planlanmış bir göstergesiydi. Gerek 6-7 Eylül pogromu gerek Madımak’ta katledilen Aleviler gerekse Kayseri’de yaşanan Suriyeli göçmenleri hedef alan bu katil zihniyet... Bizler biliyoruz ki hiçbirinin birbirinden farkı yok ve hepsi birbirini besleyen ve zehirleyen silsileler bütünü. Nasıl ki Kayseri’de İl Müdürünün istismar edilen çocuk Suriyeli olunca “Tepkinizi gösterdiniz. Sizi anladık. Buradaki mağdur şahıs Türk değil.” şeklinde yaptığı açıklama bu zehri besleyen bir cümleyse aynı cümleyi yaşamımızın her zerresinde duyuyor oluşumuz da süregelen bu ırkçı ve faşizan zihniyetin en karanlık noktalarından biridir. Geçtiğimiz günlerde yaşanan yine bu zihniyetin ürününden, katledilen 15 yaşındaki Suriyeli Abdüllatif ve üniversite öğrencisi Nayan Al Saffan’dan da bahsetmek istiyorum sizlere. Abdüllatif parkta oyun oynarken maskeli iki katil tarafından canına kıyılan bir çocuktu daha. Gündüz vakti göz göre göre oldu bu cinayet. Nayan Al Saffan ise evlilik teklifini reddettiği Türkiyeli Mustafa Öztaşçı tarafından silahlı saldırıya uğradı. Defalarca şikayette bulunmasına rağmen dikkate alınmayan Nayan gece evine dönerken canice katledildi. Peki soralım sizlere, sokaklar kimler için güvenli? Göçmenler, kadınlar, çocuklar, LGBTİQ+lar teker teker öldürülüyorken, evlerinde bile güvende değillerken sokaklar da erkek devletin minyon hali miydi acaba? O halde sokaklarda da güvende değilsek aklımıza bir nebze daha güvende olduğumuz kampüsler gelmekte. Sahiden masumane gördüğümüz kampüsler düşündüğümüz kadar güvenli mi gelin beraber üzerine düşünelim. Üniversite, öğrenciler için adeta hayat buldukları bir yerdir fikrimizce. Hem akademik bir eğitim alabilecekleri hem de sosyalleşebilecekleri birçok yerin olduğu bir alandır. Kampüs de üniversitenin öğrencisine sağladığı sosyalleşebileceği kulüplerin, yeşil alanların olduğu bir yerdir. Peki ya gerçekten de böyle mi? Bizim düşlediğimiz kampüslere zaten yukarda kısaca değinmiştik. Gerçekte olansa fazlasıyla hayal kırıklığına uğratıyor insanı. Her ilde üniversite var diye sevinenler, öğrenciler ne kadar çok okuyor diye konuşanlar baksınlar bakalım gerçekten de öyle mi? Gerçekten de öğrenciler üniversite hayatı mı yaşıyor yoksa yoksulluktan ölüp gidiyorlar mı? İnsanların hayatını sürdürebilmesi için temel unsurlara ihtiyacı vardır. Bu unsurlardan ikisi barınma ve beslenmedir. Aynı şekilde üniversite öğrencileri için de durum böyledir. Fakat tahmin ettiğiniz üzere öğrencilerin bu en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için yurt ve burslar gerekmektedir. Zaten devletin sağlaması gereken bu imkanlar Türkiye vatandaşı öğrencilerin bir kısmına sağlanmasına rağmen yabancı öğrencilere hiç sağlanmamaktadır. Yani göçmen öğrenciler bu en temel haklarından yoksun bırakılmaktadır. Devletin sağlaması gereken yurt ve burslardan yararlanamadıkları için de okurken çalışmak zorunda bırakılan bu öğrenciler sigortasız çalışma koşullarında hem emek sömürüsüne maruz kalıyor hem de alması gerekenden çok daha az ücrete tabii oluyorlar. Peki üniversitede ders yoğunluğundan dolayı çalışamadıklarında öğrenciler hayatlarını nasıl sürdürecekler? Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz elbette. Öğrencilerin yoksulluktan okuyamadığını, yaşamlarına son verdiklerini, cebindeki son kuruşların yemekhane yemeğine bile yetmediğini... Öğrencilerin insanca yaşayabildiği, en temel hakları olan barınma ve beslenme hakkından yararlanabildiği, sosyalleşebildiği bir kampüs diliyoruz.. Fakat halihazırda bulunan kampüsler hiç de öyle gözükmüyor bizlere. Son zamanlarda derslerin bilerek yoğunlaştırıldığı, öğrencilere sosyalleşebilecekleri ve diğer öğrencilerle iletişim kurabilecekleri hiçbir alanın tanınmadığı kampüsler yaratılmaya çalışılıyor. Çünkü istiyorlar ki bizler düşünmeyelim, üretmeyelim, patronların ve o erkek devletin “eğitimli köleleri” olalım. Sizlerin de bildiği üzere bahsettiğimiz erkek devlet kavramı birçok yerde karşımıza çıkıyor. Hatırlarsanız sokakların erkek devletin minyon hâli olduğundan bahsetmiştik ikinci başlıkta. Öyleyse kampüslere de aynı şekilde erkek devletin minyon hâlleri diyebilir miyiz? Hemen ufak bir karşılaştırma yaparak anlamaya çalışalım. Erkek devlet; göçmenlerin, kadınların, çocukların, LGBTİQ+ların güvende olmadığı yaşayamadığı bir devlet bütünüdür. Kampüslere baktığımızda ise nefret dolu bakışlara maruz kalan, iletişim kurulmayan, sözsel ve fiziksel tacize uğrayan birçok arkadaşımızı görüyoruz. Bu arkadaşlarımızın bir kısmı da göçmen ve uğradıkları bu taciz ve ırkçılık konusunda yardım alabilecekleri, şikayette bulunabilecekleri alanlar var gibi görünse de aslında yok. Göçmen öğrenciler polise veya üniversitelerdeki komisyonlara gittiğinde dikkate alınmıyorlar ve geri gönderiliyorlar. Bunun en sarsıcı örneği de üniversite okumaya gittiği Karabük’te erkek ve ırkçı şiddete maruz kalan ve Filyos çayında cesedi bulunan Gabonlu Dina idi. Dina’nın öldürülmeden önce annesiyle yaptığı konuşmalardan Karabük’te ırkçılığa ve cinsel tacize maruz kaldığını biliyoruz. Fakat belli sanıklar olmasına rağmen davanın sistematik bir şekilde üstü örtülmeye çalışılıyor. Eril ve ırkçı zihniyetin bir ürünü olan devlet her zamanki gibi göçmenleri yaşatmıyor. Bahsetmek istediğim bir diğer konuda ise yine medyanın hayatımızdaki yerine dikkat çekmek istiyorum. Geçtiğimiz aylarda sosyal medya üzerinden Karabük Üniversitesi’ndeki göçmen siyahi öğrencilerin Karabük’teki HIV ve HPV vakalarını arttırdığı iddia edilmişti. Bunun üzerine göçmen öğrencilere büyük bir nefret kusulmuş ve inanılmaz bir ırkçılığa maruz kalmışlardı. Belli bir süre geçtikten sonra bu asılsız iddianın sağlık bakanlığı tarafından gerçeği yansıtmadığı belirtilmişti. Fakat olan yine göçmenlerin faşizan bir nefrete maruz kalmasıydı. Bizler bu yaşanan vahşetlerin, katledilmelerin, nefret söylemlerinin, ırkçılığın her zaman karşısında durduk. Hayatını kaybeden göçmen işçilerin, öldürülen, istismara uğrayan göçmen kadın, LGBTİQ+ ve çocukların; ezilen, sömürülen, hedef gösterilen tüm göçmenlerin yanındayız. O bir insan mıydı yoksa bir göçmen mi algısını yıkana kadar mücadele edeceğiz!